Eski Senaryo Denemelerim

Eski senaro denemelerimi buldum bugün flaş belleğimde. Senaryodan ziyade kısa kısa hikayeler biçiminde yazmışım. Tabi böyle yazmış olmama çok sevindim. Laga luga yapmadan konuya giriyorum şimdi. Türk dizilerinden destek bekliyorum senaryolarıma. Beni bulsunlar.

SALAK

1

Gözlerini açtığında hala aynı bankta oturuyor buldu kendisini.

Her şey kovalamaca üzerine kurulu diye geçirdi içinden. Akrep yelkovanı, gündüzler geceyi ve köpekler kedileri. Ama onun dünyası kovalamaca üzerine kurulu değildi. Küçüklüğünde de hiç oynamamıştı bu oyunu zaten.

Oturduğu boş bank on üçüncü kere boşalmak üzereydi ki yanından kalkmak üzere olan kadın, tekrar kalçalarını banka koydu ve ”Dolmuşlar nereden kalkıyor acaba?” dedi.

Susması için konuşuyor olması lazımdı, konuşuyor olması için de susması. O yüzden hiç sesini çıkarmadı.

Kadın tekrardan kalkarken ”Salak!” dedi.

On yedinci kişi kalçalarını banka koyarken kalktı banktan; ”kimin salak olduğunun muhasebesini yapmakla hiç uğraşamam.” diye geçirdi içinden.

Güneş, Karadeniz’deki gemileri kadar batmıştı.

Yol

2

Asıl mesele ulaşmak veya yolda olmak değil dedi.

Peki nedir mesele? diye cevapladı.

”Yol”  dedi.

Boş konuşmak hiç de ona göre bir davranış değildi.

Dinlemek de öyle. Özellikle de sessizlikten korkanların, sessizliği yenme çabaları sırasında konuştukları boş lafları dinlemek.

Öyle sıradan bir gündü bu sözü işittiğinde. O kadar sıradandı ki, sözü söyleyen kişinin kim olduğunu bile anımsamıyordu. Anımsarmış gibi yapmaktan iyiydi sonuçta.

Ama anımsadığı bir şey var;

Yine sıradan bir günde anımsadı bunu.

Her mesele yeni bir yol yaratırmış ve her yol da yeni bir mesele.

O yüzden diyor ki şimdi, yürümek lazım bir mesele varsa. Veya bir yol varsa düşünmek için bir mesele.

Veda

3

Yüzündeki edadan belliydi bunun bir veda görüşmesi olacağı. Zaman ve mekan yoktu o anda. Sadece o an vardı. İleride anı olacak o an…

Hatırlamıyordu günlerden neydi, saat kaçtı.

Hangi yıldaydı bilmiyordu.

”Saat kaç?” dedi kadına.

Kadın telefonunu uzattı. Duvar kağıdında kadının saçlarını gördü. Saat, kadının saçlarını yüzlerce tel geçiyordu. Anlaşılan vakit hayli geçti. İçinden geçenleri sanki kadın okumuş gibiydi.

”Geçti bizden artık.” dedi.

Okuduğu hiçbir kitapta nasıl vedalaşılacağı hakkında bir bilgi yoktu. Bilmiyordu ne yapacağını. Şimdi bir şey mi demesi lazımdı, yoksa çekip gitmesi mi?

Ne bir şey diyebildi, ne de bir yere gidebildi.

Gökyüzünden medet ummak gibi huyları yoktu ama gözlerii kaldırdı yukarıya. Derin bir nefes aldı ve, ”Tamam.” dedi.

Fazla sade kaçmıştı ağır bir vakada böylesine tek kelimeli basit bir cümle. Zaten basit değiller miydi? O halde telaşa da gerek yoktu. Bir şeyler duyuyordu ama artık sesler de anlamını yitirmişti. Yine kaybolmuştu anlaşılan beyninde.

”Bul beni.” diyebildi sadece.

Bul beni!

KAMP

4

Kamp ateşinin sancılı çıtırtıları ile adeta bir cenaze seremonisine dönüşen ormanda oturdu kadının yanına. Yıldızlar ayın parlaklığını kıskanıyor gibiydi. Bir köz ile sigarasını tutuşturdu.  İçine çekerken dumanı, sigaranın yanma çıtırtısı yankılandı gökyüzünde.

 “Fazla şaibeli değil mi yalandan susuşlarımız?” Dedi.


“Gereksiz süslenmiş cümlelerin gibi.” Diye karşılık verdi kadın.


“Doğru dedin. En büyük hatalarımız; yaralarımızı süslememiz. Onları bağrımıza basmamız. Kimsenin bilmediği yerlerde inzivaya çekilişlerimiz… Neyse boşuna yıpratıyoruz kendimizi.” Dedi.


Susuyordu kadın hâlâ.


“Saçlarını alevler sarıyor. Onlar da yıpranmasın. ” Dedi.
Kadının umrunda değildi saçları bile ilk defa.


Zaten alacakaranlık yerini karanlığa bırakıyordu. Susmak dedi içinden. İnziva dedi içinden.  Anlaşılan gitmesi gerekiyordu bazen.
Gök boğuyordu onu bazen…

Bitti

sonunda

Ne kadar bohem bir zamanda yazdıysam artık, okuyunca insanın içi kararıyor ama boşuna yazmış olmayayım diye buraya ekleyeyim dedim. Sevdin mi?

Etiketler:

Bir yanıt bırakın