Oyuncaklar

Kendimi bildim bileli, her insanın en büyük korkusunun kendisi olduğunu düşünürüm.

En büyük korkumun kendimle yüzleşmek olduğunu fark ettiğim zamanlarda başladı bu düşünce. Yani henüz okuma yazma bile bilmediğim yaşlardan itibaren. O yaşlarda her çocuk gibi benim de bir takım oyuncaklarım vardı.

İki türlü oyuncağım vardı aslında; canlı olanlar ve cansız olanlar.

Aşırı derecede tiksinç olduğunun farkına, sonraları vardım arkadaşlarımı da oyuncak gibi görüyor olmamın.

Kendimle baş başa kalmamak için tek başıma iken, oyuncak arabalarımı elime alır, onları sürerken boğazımı yırtarcasına bağırırdım. İlk başlarda ebeveynlerimin de tahmin ettiği gibi arabaların egzozunu taklit ettiğimi sanırdım.

Sonradan fark ettim ki bu sadece dışarıya karşı kullandığım bir maskeydi. Çocukça korkularımı, düşüncelerimi, yalnız başıma kalmış olmamın beynime yaptığı baskıyı bağırarak üzerimden atmaya çalışıyordum böyle yaparak.

Arkadaşlarım yanımda iken de, onlarla oynuyordum. Canlı oyuncaklara sahip olmanın tek iyi yanı bağırmak zorunda olmadan da bazı düşünceleri beynimden uzaklaştırabiliyor oluşumdu sanırım.

İlerleyen yıllarda okuma yazmayı öğrendim tabii. Kitap bile okuyabiliyordum hatta. Bir gün bir kitapta ”İnsanları kullanmak” diye bir deyimle karşılaştım. İlkokul çağındaki bir çocuk için ağır anlamlar taşıyan bir kitabın vurucu etkisi olabiliyordu her ne kadar kitap masum bir şeymiş gibi görünse de. Tıpkı ben gibi.

Kitaplarda beni içine çeken bir şeyler vardı. O yüzden ya kitap okuyordum , ya da canlı oyuncaklarımı izliyordum boş zamanlarımda. Her ikisi de baya zevkliydi. Hele ki artık liseye geçmeye yakın, ergenliğimizin o ilk yıllarında iken canlı oyuncaklarım artık birbirleri ile farklı bir biçimde oyun oynamaya başlamışlardı. Bu oyunları izlemek gerçekten çok zevkliydi.

O günlerden kalma bir alışkanlık olsa gerek, hala onları izlemek zevkli. O günlerden tek farkı benim oyuncaklarım oluşları değil, kendilerinin oyuncakları oluşu.

Her neyse, kitaplarda kalmıştık. Neden bu koca oyunda ”oyuncaklarımla” değil de, kitaplarla oynamayı seçtiğimden bahsedeyim size. Köyde yaşayan küçük bir çocuktum. Yazın yetişen meyvelerimizi  kurutup kışın da yerdik. Ben pek yeme taraftarı olmazdım. Çünkü buruşmuş ve cansız görünürlerdi. Bir gün babaannem bana, kurutulmuş meyvelerin tazelerinden daha faydalı olduklarını söyledi. Tabi bunları söylerken gözüm yine o anda yanımda bulunan bir kitaba kaydı. Buruşmuş bir kitaba. Ama içinde insanlar vardı. ”Kurutulmuş insanlar”  O günden sonra kurutulmuş oyuncakları tercih etmeye başladım taze olanların yerine.

Şimdiyi soracak olursanız, hala aynı fikirdeyim insanın en büyük korkusunun kendisi olduğu hakkında. Ha bir de eski alışkanlığıma tekrar döndüm. Oyuncaklarla oynama meselesine. İsteyerek değil, zorla döndürüldüm. İnsanlar zorla alet ettiler beni o kirli, mutlu görünme oyunlarının arasına.

Galiba yetişkinlik demek insanlara katlanmak demek. İnsanlarla hiçbir zaman çocukça masum oyunlar oynayamamak demek.

Öldürdüğüm masum ve çocuksu yanımın yaşam belirtilerini arıyorum içimde bir yerlerde o yüzden. Ve insanın kendi çocukluğunun katili olmasının acısının da tadına varıyorum aynı zamanda.

Gün bitiyor, gece de insanları tüketiyor, bozuk para gibi harcıyor. Bir tek beni harcayamıyor. Gece, insanlara ninniler söyleyip uyuttuğu zaman başlıyor onları törpülemeye. Ben de penceremden geceyi izliyorum. Oyuncaklarımın tükenen zamanlarını izliyorum. Apartmanlardaki o son ışık da söndüğü vakit, en çok korktuğum şeyle yüzleşiyorum; kendimle.

O son ışık da söndüğüne göre benim mesaim başlıyor artık.

Hepinize iyi uyuşmalar, iyi acısız tükenmeler ve hepinize iyi oyunculuklar diliyorum.

Etiketler:

Bir yanıt bırakın